Reklam
Reklam
Reklam
Ödemiş Kent Gazetesi

RESİM GÜNCESİ \martının kanatlarında

MUSTAFA ALİ KASAP

MUSTAFA ALİ KASAP

Kafamın içi, paletime sıktığım boyalardan daha karışık. Bugün belki de renkler uyumsuz. Eski bir defterin karışmış sayfalarına sıktığım yağlı boyalar başlangıçta ne kadar temizdi? Karıştırdıkça kirlendi. Her şey tuvale de yansıdı.Tablodaki özgürlüğe koşan bu zeybek kadın bile tutsak gibi. Arkada bembeyaz bulutlarla kaplı geniş bir gökyüzü düşlemiştim. Mavinin solukluğunu pembe ve uçuk menekşe renkleriyle güçlendirecektim. Ah, içimdeki resim bu değil! Cam kavanozdaki terebentin de iyice kirlendi. Gerginliğim giderek artıyor. Beni denizden gelen serinlik bile yatıştırmadı. Bu tuvali balkona çıkarırken içimden atamadığımı anladım.

Kostak oynayan zeybek figürünü çizdiğim diğer yarım tuvali şövalemin üstüne koyuyorum. Üzerine yağlı boyalar sürülmüş sayfayı koparıp attım. Islaklığı altına geçmiş olan yeni sayfaya bu kez akrilik boyalar sıkıyorum. Maviler, turuncu, kırmızı ve bolca beyaz… Birbirine karışmış yağlı ve akrilik boya tüpleri, fırçalar, çamurlaşmış terebentin kavanozu…

Öncelikle üzeri desenli tenceremin içindeki eski suyu boşaltıyorum. Dibi tortulaşmış boz- bulanık kirli mavi suyu lavaboya döküyorum. Kurumuş fırçaları temiz suyun içinde yumuşatmaya bırakıyorum. Hiçbir şey istediğim gibi olmuyor. Gerginliğim daha da artıyor. Bir an durdum, düşündüm. Her şeyi olduğu gibi bırakıp denize atlamak istiyorum. En doğrusu da bu. Havlu bile almadan yalınayak koşarak gittim denize. Kızgın kumların sıcaklığını umursamadım. Sahildeki hasır şemsiyelerden birinin altındaki tahta şezlonga oturdum. Yüzen, oynayan, koşan insanlar kim bilir neler konuşuyorlardı. Bu sesler kulağıma bir şarkının son notaları gibi yansıdı. Ama tuvallerimdeki figürlerin dansı koşuşan insanların görüntüsünden daha güçlüydü.  Rüzgârın uğultularına karışmış dalgaların sesini duyuyorum. Ayaklarımın yandığını da yavaş yavaş anlıyorum. Birbirini izleyen dalgalar kıyıda usulca yayılıyor. Duru, uçuk, turkuaz dalgalarını dinliyorum. Çok uzaklarda küçücük beyaz bir leke halinde kımıldayan silik tekneye dalarak bakıyorum. Kulağımda hüzünlü bir müzik. İçimdeki kaygıları uzaklara götüren bir martının kanatlarında ben de uzaklara uçuyorum. Koca maviliğin içinde kayboluyoruz.

Sessiz, kocaman, sığ bir göl gibiyim. Hiçbir nesne kıpırdamıyor. Ne var ki, belleğimin tuvalindeki zeybeklerimin dansı sınırsız bir zaman düzlüğünde sürüp gidiyor. Çevreme kabak kemanemden yanık bir gurbet türküsü yayılıyor. Suya düşen küçük bir taşın büyüyen yuvarlak dalgacıkları beni sarmalıyor. Kalbimin vuruşunu parmak uçlarımda dinliyorum. Dalgalar ayaklarımın dibine gelince küçülüp kırılarak kendisini geri çekiyorlar. Tam o anda yüreğim boşalıyor sanıyorum. Bu aldatıcı duygu, yapacağım resmin iç tasarımlarını isli çıralar gibi belleğimin tavanına çiziyor. Tüm kaygılarım lacivert bir leke gibi denizin içine yayılıyor.Resim insanı içine çekmeli, içini ürpertmeli, ayağını yerden kesmeli. Ondan ayrılsa bile içinde hep yer etmeli, saklı kalmalı. Ve resim hep soru sormalı. Bence, bir sürü resim ekolleri, kurallar, kuramlar; bunların çok fazla önemi yok. Kuralları o an resmi yaparken, belki tesadüfen; çoğu kez de şimdiye dek edindiğim bilgi birikiminden yararlanarak koyuyorum. Bunlar sadece bana ait ve benim anlatış biçimim. Ama resim bitince izleyenler, orada değişik sanatçıların yöntemlerinden esintiler bulabiliyorlar.  Aslında gördükleri, kendi yaşantılarından gelenler. Yani kendi yaşanmışlıkları ile örtüştürüyorlar. Doğa ise yaptığın kendi içinde yaşadıkları yerler; figür ise, kendilerini veya tanıdıkları ile örtüştürüyorlar. Amaç ta bu değil mi zaten.

Ben kendimi anlatıyorum aslında yaptıklarımla. Bu bir köylü kızı da olsa, bir çocuk, ya da bir gül veya bir at… Renkler, biçimler, lekeler, kurgu hep kendim ve içinde yaşadığım yer. Resim, insanın içinde okyanusların çalkantılarını uyandırmalı. Ayhan Can’ın dediği gibi… Bir merkezi ve can alıcı bir noktası da olmalı, ille de oraya kaymalı insanın gözü. Bu gülün yaprağındaki bir çiy damlası veya bir genç kız portresinin gözündeki, insanın ta yüreğini delen bir bakışındaki ıslaklık… Ya da gökyüzünde eriyip giden ağaçların yapraklarının uçlarında çıkardığı hışırtının sesi…

BU KONUYU SOSYAL MEDYA HESAPLARINDA PAYLAŞ
YAZARIN SON YAZILARI
Kafamın içi - 30 Kasım 2020
- 23 Kasım 2020
“Gülün Dikeni” - 16 Kasım 2020
- 9 Kasım 2020
GÜLÜN DİKENİ - 2 Kasım 2020
- 26 Ekim 2020
Yıl 1976 - 19 Ekim 2020
GÜLÜN DİKENİ - 28 Eylül 2020
- 21 Eylül 2020
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ