Reklam
Reklam
Reklam
Ödemiş Kent Gazetesi

MUSTAFA ALİ KASAP

MUSTAFA ALİ KASAP

Ceviz kütüğü üzerindeki bu yağlıboya resmi görünce nasıl da büyülenmiştim. İnce uçlu samur fırça ile zarifçe atılan bu imzada Abidin Görsev ismini okuyorum.

Televizyonda başrollerinde Müjde Ar’ın oynadığı eski bir Türk filmi izlemiştim. Filme iyice dalmışım. Karanlıkta yağmurda telaşla atlarını kırbaçlayarak fayton süren bir adam iki el silah sesiyle vuruluyor ve ağır çekimle yere düşüyor. Ürken atlar, içinde Müjde Ar’ın bulunduğu faytonu savurarak kaçıyor ve gözden kayboluyorlar. Yakın plan çekiminde ağzından kan gelen fayton sürücüsünün Abidin Görsev olduğunu gördüm.

Heyecanla ben de ceviz kütüklerini bu modeldeki gibi kestirip üzerine düşümdeki manzaraları yapmalıyım diye marangozun yolunu tutmuştum.  Bugün kütük üzerine yaptığım manzaralara imzamı atarken erken yaşlarda kaybettiğimiz bu tabelacı ressam, fotoroman oyuncusu ve müzisyen sanatçımızı boğazım düğümlenerek rahmetle saygıyla anıyorum.

Çocukluk ve ilk gençlik yıllarıma ait anıları canlandırdığından mı bilmem, eski Türk filmlerini çok severim. Defalarca seyrettiğim halde o eski filmleri bugün hala ilk kez izliyormuşçasına kendimden geçerek bakarım.

Yetmişli yıllarda Ödemiş’te Özler, Zafer, Renk, Büyük ve İyi Sinema nasıl da dolar taşardı. Sinema önlerindeki tahta levhalar üzerinde elle yapılmış afişler ve filmden görüntülerin olduğu büyücek siyah beyaz fotoğrafları birer birer incelerdik. Çocukluk yıllarımda yaz akşamları sinema önlerinde alüminyum tepsi içine doldurduğum kavrulmuş ayçiçeklerini çay bardağı içine bir ölçü doldurur, eski kitap sayfalarından kopardığım yapraklardan yaptığım külahlara koyup yirmi beş kuruşa satardım. Bir de boş kâğıt külah verirdim çekirdek kabuklarını etrafa atmasınlar, çevreyi kirletmesin içine koysunlar diye. Sinemaya gelen öğretmenlerimden utanır gizlenirdim. Onlarsa kızaran yanaklarımı okşayarak benden çekirdek satın alırlardı. Yazlık sinemanın iki kanatlı kocaman kapıları kapandığında artık ışıklar sönmüş gazoz şişelerinin sesleri kesilmiş film başlamış olurdu. Ben karşıdaki Çukur Park’a geçer orada çekirdek satmaya devam ederdim. Parkın ortasındaki havuz üzerine sahne kurulurdu. Ses ve saz sanatçıları her akşam konserler verir, masalarda oturanlar izleyerek hem eğlenir hem de dinlenirlerdi. “Aileye mahsus” yerlerse ayrı idi. Oralarda bayansız gelen erkekler oturmazlardı. Çoğu kez çekirdek satmayı unutur, dikkatlice sahnedeki sanatçıları hayranlıkla izlerdim. Özellikle bağlama çalanlara dikkatlice bakardım. Onlar gibi çalabilmeyi nasıl da özenirdim. Hiç unutmam; naylon topu ortasından keser, mukavvadan bir kapak yapıp kargıdan da sap yapardım. Bağladığım tek tel ile “Fırat kenarında yüzen kayıklar” türküsünü çalmayı kendi kendime öğrenmiştim. Kendi yaptığım bu sazı okula götürüp müzik dersinde “neşeli ol ki genç kalasın” şarkısını öğretmenime ve arkadaşlarıma çaldığımda ilk alkışı almıştım. Daha sonra biriktirdiğim paralarla yirmi liraya iki taksitle ilk kez orijinal ikinci el bir bağlama almıştım. O mutluluğumu anlatamam. Önce gereksiz bir harcama yaptığımı düşünen rahmetli babam nasıl da kızmıştı.          Sonraları  “Abalım zeybeği” türküsünü çaldırır, kendisi de ıslıkla eşlik ederek önümde oynardı. Şimdi abalım türküsünü her dinlediğimde o anları içim burkularak yeniden yaşarım.

Yüzümde buruk bir tebessüm ile üstü boyalarla kaplı geniş masaya doğru yöneldim. İyice zımparalayıp düzleştirdiğim ceviz kütüğünün yüzeyini soğuk tutkalı incelterek sürüyorum. Boyaların ağaç tarafından emilmesini önlemek ve sağlıklı bir zemin oluşturabilmek için beyaz plastik boya ile kabuk kısımları dışarıda kalacak şekilde boyuyorum. Resim için iyi bir altlık oluştu.

Artık gözlerimi kısarak boş beyaz yüzeyde düşlediğim dünyayı görebiliyorum       Bengisu Pasajındaki atölyemde öğrenciler gidince ortalık sessizleşti. Yarım kalmış bir resmime devam etmek istedim. Ellerimde boyalar, üstümde giysilerime sinişmiş terebentin kokuları… Bu resme başlarkenki heyecanı yakalayamadım mı bilmiyorum. Resmin sağına soluna birkaç fırça atmama rağmen, içimden devam etmek gelmedi. Fırçaları su kabının içine atıp, üzeri boyanmış kırmızı deri koltuğa gömüldüm. Biraz açık kalmış çekmecemin ucundan gözüm eski siyah beyaz fotoğraflara ilişti. Bakıp yarım kalmış resmime devam edebilmek için biraz daha motive olur ve ipuçları bulabilirim diye düşündüm. Bir tomar fotoğraf çıkardım. En üstte, en az on, onbeş yıl öncesine ait bağlama öğrencilerimle birlikte, merdiven üstünde topluca çektirdiğimiz fotoğrafı inceliyorum. Arkasını çevirdim, keşke tarih atsaymışım dedim. Uçları kıvrılmış eski fotoğrafta arka fonda büyük bayrak dikkatimi çekiyor. 23 Nisan veya cumhuriyet bayramı öncesi olmalı. Aralarında kendimi ve ellerinde bağlamalarıyla gülümseyen donmuş enstantane düşlerimde canlandı.

Şovale üstündeki yarım resmimi unuttum.

Bağlama kursu öğrencilerimizle Beydağ meydanında topluca efe türküleri ile Atatürk’ün sevdiği şarkıları icra ederdik. Beydağ’ın meşhur “Harlak” çeşmesinin sürekli akarak yıkadığı bu yokuş meydan, kahvehane içlerine kadar hınahınç dolardı. Karşıdaki caminin yüksek meydanını özellikle Beydağ’ın beyaz örtülü kadınları ile dolardı. Tüm Beydağ bu alanda ellerinde küçük bayraklarıyla toplanırdı. Akşamına da bayram şerefine davul zurna ekipleri önünde diz vuracak olan sarhoş delikanlılar ile Anaç İbram gibi meşhur oyuncular daha çok kendilerini akşama hazırlarlar; bu coşkulu kalabalığın arkalarında dururlar ve kendilerini akşam gösterilerine saklarlardı. Okulumuzun tüm öğrencileri ve başlarında en güzel giysileri içindeki öğretmenleri ile kendi yazdıkları kartonlar üzerindeki “yaşasın cumhuriyet” dövizleriyle ve kağıt bayraklarıyla alanın ortasındaki bizim küçük bağlama korusunu görmeye ve dinlemeye çalışırlardı. 25 -30 bağlama öğrencisi tahta sandalyeler üzerinde sahne düzeni alırlardı. İçlerinde daha iyi çalan Ali Kasap ve Menderes Şereflişan’ın bağlamaları en öndeki küçük hoparlöre bağlıydı.

Şimdi kırlaşmaya başlamış saçlarımla o günleri ve ilk öğrettiğim “Gelin Ayşe” türküsünün melodisini yeniden duydum. İzmir’den Yılmaz İpek’ten getirttiğimiz bağlamalar topluca okula naylon torbalar içine sarılmış olarak topluca geldiğinde nasıl da heyecanla açıp kurra ile onlara dağıtmıştım. Yıllar sonra öğrencilerim telleri kopmuş bu sazları evlerinin en güzel yerlerinde duvarlarında hala asılı olduğunu söylemeleri beni mutlandırıyor.

Beydağ’da verdiğimiz amatörce konserlere aylar öncesinden hazırlanırdık. Bir ders saati akortları eşitlemekle uğraşır, topluca bir güzelliği birlikte yaşamanın tadını hepimiz duyardık. Seyircilerin alkışlarını çocuklarımın tatlı heyecanlarını duyumsadım. Şimdi bakıyorum da kimisi avukat, hemşire, polis, mühendis, doktor; kimisi işadamı, esnaf olmuşlar. Biliyor ve inanıyorum ki içlerindeki sanat sevdasıyla şu anda mesleklerini türkü tadında daha da severek yapıyorlardır. Ne iş yaparsanız yapın içinizde sanat sevdası varsa işleriniz daha verimli ve daha estetik olacaktır. Bir resim çalıştayında tanıştığım Afyon Üniversitesinden Mehmet Mirzat, kulağa hoş gelen Azeri lehçesiyle:”Bir doktorun muayenehanesinin duvarında asılı bir resim yoksa, masasının üzerinde çiçek yoksa o iyi tedavi edemez, sakın ona gitmeyin.” demişti.

Bu sararmış fotoğraf beni nerelere götürdü. Birden oturduğum koltuktan kalktım. Su kabından çıkardığım fırçaların sularını şövale üstündeki yarım resmin üstüne sallayarak tuvali ıslatıyorum. Çabuk çabuk açtığım boya tüplerinden palet üstüne boyalar sıkıyorum. Kırmızı, mavi ve sarı… Çokça beyaz… Gözlerimi kısıp eski boyaları aşağılara akmış yarım tuvale bakıyorum. Bağlama çalan figürleri düşümde tuvale yerleştiriyorum. Kırık küçük turuncu pastelle bağlama çalan çocukların ana hatlarını aceleyle çiziyorum.

Birden gerçek rengi boyalardan kaybolmuş teybime içine içinde gelin ayşe türküsünün olduğu kaseti koydum. Son sesini açtım, bağlamanın içimi yakan tınısı yüreğimi dağlıyor.

Fırçam önce figürün kucağındaki bağlamaya gidiyor. Beyaz ile iyice kırdığım turuncuları

bağlamanın kapağına sürerken müziği duyabiliyorum. O gün kalbim hiç susmadı…

Damarlarımdaki kan usul usul çekiliyor. Ellerim üşüyor kalbim kavruluyor. Kahrolası bir gurbet türküsü çıldırıyor ve beni kışkırtıyor. Odanın sağır boşluklarına türküler yaktım o gün. Artık kalbim göğsünde durmuyor. Boyalar türkülerini en ateşli kırmızı ile söylüyor. Öndeki turuncuların enerjisi fondaki morumsu maviliklerin silikliğini bastırıyordu.

BU KONUYU SOSYAL MEDYA HESAPLARINDA PAYLAŞ
YAZARIN SON YAZILARI
- 16 Temmuz 2024
- 15 Temmuz 2024
- 11 Temmuz 2024
- 5 Temmuz 2024
- 2 Temmuz 2024
- 24 Haziran 2024
- 3 Haziran 2024
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ