Reklam
Reklam
Reklam
Ödemiş Kent Gazetesi

KÖŞE YAZISI : MUSTAFA ALİ KASAP

MUSTAFA ALİ KASAP

MUSTAFA ALİ KASAP

Efe Kadını oyalı al çemberiyle sardığı başını huzur bulduğu efesinin göğsüne yaslıyor. Artık koca evrende ikisinden başka hiç bir canlı yoktu. İçindeki huzur tüm bedenini sarmış; kalplerinin atışlarını kenetledikleri parmak uçlarında duyuyorlardı. Ve saatlerce sarılıyorlar. İki yürek tek bedende kocaman bir sevdanın heykelini yontuyorlar. Gözlerinden süzülen yaşlar yapışan yanaklarında karışırken, birbirlerini daha da sıktılar. Kocaman kalpleri tek bedende minik bir serçenin yüreği gibi titriyordu. Efem ,yüzünde  kadınının kalın etli dudaklarının kavurucu ateşinin ıslaklığını hissetti.Kocaman çağlayanlar boşalıyordu yüreklerine..

Gözlerimi kısarak tuvalime daha dikkatlice bakıyorum. Beynimde oluşan bu görüntüler sanki tuval üzerinde canlanıyor ve dile geliyorlar. Tuvalden dışarı çıkıverecek gibiydiler.

Sonra Bozdağların mor dumanlı tepelerine baktılar. Ak bulutların üstünde küçük bir kulübe düşlediler. Hiç konuşmadan kurdukları düşü ikisi de aynı anda görüyordu. Birden göz göze geldiler ve dudaklarına sevecen bir gülümseme belirdi.O anda kekik, mersin, çam ve hayıt çiçeği kokularını duyumsuyorum. Dağ rüzgârlarının salladığı çamların uğultusu da koroya katılıyor.

Efem ve kadını nefeslerini tuttular; dağların dumanlı tepelerine daldılar ve ellerini hiç bırakmıyorlardı. Ölesiye sevdalarını haykırdılar dağlara,Koca dağlar bu yüce sevdanın gümbürtüsü ile yankılanıyordu.Kocaman bomboş beyaz tuvalime dalgın dalgın bakıyorum. Düşümdeki, bir türlü bitmeyen portre tuvalde belirmeye başlıyor. Gözlerimi kapıyorum. Resim artık, salladıkça ortaya çıkan polaroid makinemin fotoğraf kâğıdı gibi yavaş yavaş netleşiyor.Başını hafif yana eğmiş, göz bebeklerinin yeşile çalan sevdalı rengi içimi titretiyor. Ah kalbim, denizden çıkınca yeşile dönen ela gözleri gibi değişiyor şimdi. Yüreğimin atışlarını parmak uçlarımda hissediyorum.Büyüdükçe içinde kaybolduğumuz gizemli, başka bir boyutun renkleri oynaşıyor başak rengi saçlarının ardında… Şimdiye dek hiç yaşanmamış beyaz masal bulutları kocaman gülkurusu gökyüzü içinde arkalara doğru gittikçe küçülüyor ve soluklaşıyor. Binlerce gül yaprağı gibi havada savruluyorlar.

Hiç konuşmadan çığlık çığlığa sevişen eller bulutların arasından güçlükle seçilebiliyor.

Mesafeler uzadıkça nedense kalbim ona daha çok yaklaşıyor. Cisimler bizden uzaklaştıkça küçülür. Ne var ki uzaklaştıkça büyüyen bir şeyler var içimde. İçime doğru tersten bir perspektif bu…Tüm bedenimi saran ürkek gözleri yerleştiriyorum önce. Nereden bakarsan bak seni takip ediyorlar. Bana bakan benim olan gözler içinde kaybolup gitmek. Ve bin yıllık sevdanın ışıltısını görüyorum ıslak gözlerin elasında…

Manet gibi ışıkta titreşen soluk renklerle kucaklaşan görkemli bir genç kız resmini düşlüyorum. Arkadaki renklerin belli belirsiz görünümü beni sarmalamakta…

Resim yaparken her zaman olmasa da bazen, fotoğraflardan ama kendi çektiklerimden yararlanıyorum. Resim bitince oluşan tablo, kesinlikle o fotoğrafla hiçbir ilgisi olmuyor. Karedeki o an, tuvalimde bambaşka bir şekle dönüşüyor başkalarının gözünde. İzleyenler bu fotoğrafla oluşan bu resmi gördüklerinde ilişkilendiremiyorlar bile.Çektiklerimin resmini yapmayı düşünürken, aslında çekemediklerimin resmini yapıyorum hep.   Ellerim beynimin buyruğunda değil yine. Tasarladıklarımın da önüne geçtiler. Resim tamamen bilgi işi değil bence. Öyle uzun uzun kafa işi, teknik işi de değil. Daha çok dizginlenemez bir istek, yoğun bir duygu seli, bir sevda… Yürek işi yani…   En güzel resimlerimi ne zaman yaptım biliyor musunuz? Bilgi, teknik, akıl ve kuralları aştıktan ve unuttuktan sonra. Resimlerini izleyen bu konuda bilgili olan kimseler çoğu kez: ”Hayret! Bu rengi ötekisinin yanına hangi cesaretle nasıl koyabildin.” Ya da “ Filan kuralı burada nasılda bilinçli uygulamışsın.”Aslında benim uyguladığım öyle tasarlanmış bir kural yok. Açıkça söylemem gerekiyorsa bunlar o an kendiliğinden oluyor.Ama şunu da kesinlikle unutmamak gerekiyor. Tüm teknik ekolleri, renkleri, formları resimle ilgili ne varsa bilmek gerekir.

Masamın üzerinde hazırladığım boyalar ve şövalemin üzerine yerleştirdiğim tuvali bile unuttum. Yıpranmış büyükçe bir naylon torbanın içine doldurduğum bu fotoğrafları kaç kez baktım ve yine yerine doldurdum. Artık yapmayı planladığım resim de belleğimden siliniyor. Küçük bir köylü kızının gözündeki ıslaklık, utangaçlığı ve yoksulluğunun resmi olmalıydı. Ama sevimli dünya güzeli bir çocuk…  Elime aldığım her fotoğraf beni başka dünyalara götürdü.

Sadece sapı ve dikenlerini yapmıştım gülün. Kahverengimsi mor bir fon üzerine yaptığım yeşilimsi sarıdikenler hala içimi acıtıyor. Hüznü anlatmaktı herhalde kaygım, moru baskın koyarken. Sevebilmem için uğruna katlanılacak olan gül de yok bu görüntünün içinde, ama insan onu görebiliyor düşünde… Nedense hep kan kırmızısı bir gül düşlüyor bu resmime bakanlar. O gülü, çerçevenin dışında görebiliyorlar. Ben de öyle mi düşlemiştim. Şu anda bilemiyorum. Belki de sevdanın çilesini anlatmaktı amacım. Ateş ve kan kırmızının en sıcağını koyduğum bu lekelerle izleyenlerin içini dağlatsın istedim.Yeşilimsi sarı leke ile yanıcı ateş kırmızısı iki leke yan yana… Bunları kurgulamış mıydım resme başlarken?

Eski fotoğrafları izlemek beni hep hüzünlendirmiştir. O karenin içinde olmak ve ya içindekilerle yaşadıklarım… Belki de hiçbir zaman yeniden oluşamayacak anlar. Hele kaybettiklerimi görünce hep boğazımda bir şeyler düğümlemiştir. Ah, renkleri sararmış o eski fotoğraflar…Resimlerini yaparım kaygısıyla çektiğim bu fotoğrafları yeniden karıştırırken, düşlediğim resim ile örtüşecek olanını bulma heyecanı beni sarmalıyor. 

Çünkü hiç bir şey bilmeyenin, o an resmi yaparken unutabileceği, kendiliğinden ve kendine özgü koyabileceği bir şeyi olamaz. Belki de bu, benim daha önce bildiklerimi unutmam değil, onları aşarak kendi söylemimi bulmaktır. Bunun için çok okumalı, izlemeli, gözlem yapmalı, tüm ustaları özümsemelidir. İşte o zaman küçük bir çocuğun gözlemlerinden bile yararlanılabilir.  Ürettiğim yapıtlar başkalarını mutlu ettiği zaman mutlu oluyorum. İçimde duyumsadığım güzellikler, resimlerimle izleyenlere geçtiğinde çok mutlanıyorum. Her yere, her şeye resim gözüyle bakıyorum. Şu an karşısında, sesini duyduğum sabah içine girdiğim yüzdüğüm deniz, benim için sadece paletime sıktığım bir renk şimdi, sadece maviden ibaret bir boya… Kurşuni silik koyu mavi ince dalgalar, denizin arkalarına doğru gittikçe küçülüyor ve silikleşiyor. Suyun üstünde parıldayan küçük binlerce güneş ışıltısı cıvıl cıvıl oynaşıyorlar.

Tüm bunlar fırçamın ucu ile kondurduğum beyaz noktalardan ibaret. Resimsiz bir yaşam düşünemiyorum.Bir deniz de olsa çizdiğim, anlatmak istediğim o anki görüntü değil. Suyun sesini, havanın sıcaklığını, kuşların sesini, hatta kendi nefesimi de sokmalıyım içine…Uçuk turuncu üstündeki pembe sarı ve yeşilimsi lekeler, geniş turkuaz tablo içinde dağılmışlar. Silik bir ufuk çizgisi… Deniz, gökyüzünün içinde kaybolmuş.Karşıdaki salıncakta sallanan küçük çocuktan başka hareket yok. Sahildeki güneşlenen onlarca insanları uçuk sarı hasır şemsiyelerin altındaki hareketsiz morumsu lacivert lekeler şeklinde görüyorum.Duruluğu, sessizliği ve temizliği anlatmalıyım bunlarla.Yaşadığım çağın kirliliğini, sevgisizliği, bencilliği kocaman beyaz bir fırça darbesiyle örtüp; umudu, sevdayı, yaşam sevincini anlatabilecek miyim?Bu resmi izleyen çocuklar yaz aşklarının ıslak anılarını yaşayabilmeli

BU KONUYU SOSYAL MEDYA HESAPLARINDA PAYLAŞ
YAZARIN SON YAZILARI
- 26 Şubat 2024
- 21 Şubat 2024
- 19 Şubat 2024
- 14 Şubat 2024
- 29 Ocak 2024
- 26 Ocak 2024
- 24 Ocak 2024
- 23 Ocak 2024
- 17 Ocak 2024
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ