Reklam
Reklam
Reklam
Ödemiş Kent Gazetesi

DÜNYA’DA PATATESİN GEÇMİŞİ

SEVAL KONURALP

SEVAL KONURALP

Bugün  Türkiye’de ve bazı  dünya ülkelerinde  farkında olmasak da dünya tarihini değiştiren etkenler arasında başa oynayan bitkilerden birisidir patates. ispanyol fatihlerin taşıdığı tonlarca altın ve gümüş bir asırda hızla erirken; getirdikleri birkaç sandık patates, Avrupa ve Asya’da hızla çoğalarak artmış ve tarihin akışını değiştirmiştir.

öyle enteresandır ki Güney Amerika’dan Kuzey Amerika’ya gidişi Avrupa üzerinden olmuş, kolonileri beslemek amacıyla kendi kıtasına geri dönmüştür. sinema severlerin elizabeth the golden age filminden hatırlayacağı Walter Raleigh adlı tarihi karakter İngiltere ve İrlanda’ya patatesi ilk getiren adam olmakla kalmamış, kurulan ilk İngiliz kolonisine de patates vererek bu ürünü Kuzey Amerika’ya taşımıştır. (bkz: virginia) 1995 yılında ise patata, yaşadığımız yer kürenin sınırlarını aşarak uzayda yetiştirilen ilk sebze olmuştur. gelecek yıllarda başka gezegenlerde kurulacak kolonilerde astronotları besleyecek en temel gıda kaynağı olacak olması da ayrı bir ironi. umarım ilk uzay kolonilerimizin kaderi de geçmiştekiyle aynı olmaz.

eski dünyada belirli bir coğrafyada yetişen ürünlerin dünyanın geri kalanına yayılması lojistik, depolama, dayanıklılık gibi çeşitli faktörlerden ötürü her daim mümkün olmuyordu. ayrıca bir ürünün binlerce kilometre taşınmaya değmesi için sadece lezzeti yeterli değildi. yetiştirme ve depolama kolaylığı, her türlü coğrafyaya ayak uydurabilmesi gibi bir çok yan unsur da büyük önem arz ediyordu. bugün mısır, pirinç ve buğdaydan sonra patates gelir. yeni dünyanın keşfinden önce buğday ve pirinç çok önemliydi. sonrasında ise mısır ve patates geleceğe yön verdi.

İspanyollar bu bitkiyi kendileri keşfetmedi. bizzat yerlilerden bütün yetiştirme tekniklerini öğrenerek taşıdılar. hatta bunun için yanlarında çiftçiler dahi getirdiler. çünkü bu bilgi aktarımı öyle kolay değildi. Amerikan yerlilerinin bu bitkileri ehlileştirmesi de hiç kolay olmamıştı. konuya dair çeşitli hikayeler okudum ve tekrar insan zekasının kıvraklığına hayran kaldım. bu tür hikayeler bana, insan zekasının altında yatan sırrın büyük kısmının merak ve gözlem ilişkisi olduğunu düşündürür. Şöyle tahayyül edin; binlerce yıl önce And Dağları civarında bir İnka kabilesi yaşıyor. bazı savaşlar sonucunda bereketli topraklarını bırakıp daha yüksek rakımlara çıkıyorlar. ulaştıkları noktada kıtlık gibi ağır sorunlarla baş etmeye çalışıyorlar çünkü tohumları bu iklimde yetişemiyor. bu esnada dağın eteklerinde yetişen çiçekli bir kök bitkisini fark ediyorlar. bu bitki o kadar hızlı yetişiyor ki daha önce gördükleri hiç bir şeye benzemiyor. ayrıca bir sürü hayvan bunları yiyebiliyor. yalnız insanlar çiğ yedikleri zaman zehirleniyorlar o yüzden pişirerek yemeyi deniyorlar ama onun da sonuçları ölümcül oluyor.

birçok bitki kaynatıldığında insana zararlı toksinlerden arınır fakat bu bitkinin içerdiği toksinler ısıdan da etkilenmiyor. yüzlerce deneme yanılmadan sonra bazı vahşi lama türlerinin bu bitkileri sorunsuzca nasıl yedikleri kafalarına takılıyor. yeni bir gözlem süreci başlıyor ve lamaların bu bitkiyi yemeden önce kil toprak yaladıklarını keşfediyorlar. haliyle onlar da aynı yöntemi taklit ediyorlar. kil topraktaki bazı minerallerin bu zararlı toksinleri absorbe ederek etkisizleştirdiğini tam olarak açıklayamasalar da işe yaradığı için bu konunun üzerine gidiyorlar.

önceleri yabani patatesleri yenilebilir kil türleriyle beraber tüketiyorlar. sonraki yıllarda karmaşık pişirme yöntemleriyle toksinleri azaltmayı başarıyorlar. bugün hala bazı dağ köylerinde eski usüller kullanılmaya devam ediliyor. mahsül çıktığı gibi taş fırınlara atılıp gübreyle birlikte pişirilirken üzerine kil toprak döküyorlar. bu yöntemle hem çiğ stoklama derdinden hem de zehirli toksinlerden kurtuluyorlar.

tabii ki öncelik olarak daha az toksik olan patatesleri yetiştiriyorlar, ancak bazı eski ve zehirli türleri tüketmeyi de hiç bırakmıyorlar çünkü bu türler soğuk bölgelerde sorunsuzca yetiştirilebiliyor. bu açıdan japon fugu balıklarına benzer bir durum söz konusu. fugu çok zehirli bir balık türü. emin olun sırf lezzetinden ötürü kimse ölüm riski olan bir balığı tüketmeye çalışmaz. bir dönem mecburiyetten başlayan fugu yemekleri daha sonra adete dönüşüyor. bugün fugu temizlemek için özel eğitim kurumları var. bu kurumlardan mezun olan personeliniz olmadan restoranınıza bu balığı satamıyorsunuz. japonlar tarihte bu balığın ne kadar zehirli olduğunu bizzat test ettiler. belli bir standartı yakalayana kadar binlerce insan öldü. bugün japonya’da hala senede belli bir oranda doğru hazırlanmamış fugudan zehirlenerek ölen insanlar var.

neyse, patatese geri dönelim. inkalar yüksek rakım ve soğuk iklimde bu patatesleri yetiştirebiliyorlardı. orduları için vazgeçilmez bir besin kaynağıydı. o yüzden chuno icat edildi. yüksek rakımda ıslanmış mahsülü gece dona bırakıp sabah güneşte kurutup suyunu sıkarak yıllarca dayanabilecek bir ürün elde ettiler. bizim göçebe atalarımızın kurut veya basturması gibi düşünün. suyu olmadığı için uzun süre dayanan, yanınızda kolayca taşıyabileceğiniz, besin değeri yüksek bir ürün.

yeni dünyanın keşfi ile İspanyollar altından sonra bu bitkinin değerini görür görmez idrak ederek kendi kıtalarına taşımışlar ki yine olayların baş rolünde Francisco Pizarro var. şu ahir dünyada yerinde olmak istediğim biri varsa o da bu adamdır. neyse i, patates Pizzaro’nun ilk getirdiği vakitler pek kabul görmemiş. hatta bir çok salgının bu lanetli bitkiden geldiğine dair dedikodular türemiş. değeri zamanla anlaşılmaya başlanmış. özellikle orduları beslemek için müthiş verimli bir bitki olduğunu Fransızlar çok çabuk fark etmişler. daha doğrusu Fransız yönetimi diyelim zira halk, kafirlerin gıdalarını bir sürü sebepten ötürü üretmek istememiş.

Louis XVİ patatesi halka kabul ettirebilmek için özel bir bahçe yaptırmış. ilgi çekmesi için dışına nöbetçiler koyup tellerle çevirmiş. halk doğal olarak neymiş lan bu kadar değerli olan patates diyerek merak etmiş ve sarayın desteğiyle üretime başlamış. bu arada çeşitli patates yemekleri saray sofrasında baş göstermiş. enteresan fakat başarılı bir PR çalışması. hatta Marie Antoinette bazı önemli günlerde saçına, elbisesine vs. patates çiçeği koyarak tanıtıma katkıda bulunmuş. patates diyerek geçmeyin. çok güzel bir çiçeği vardır. işte bu noktada devreye patatesin ana vatanı olan peru devreye girer. patatesin verimi de bu ülkeye bağlıdır çünkü kuş bokundan mamül koca koca adaları vardır. Chincha adaları uzun zamandır kuşlar için bir geçiş bölgesidir. Okyanus tabanındaki lav bacalarından yükselen bu adalar zaten hali hazırda mineral açısından birer cennet iken kuşlar tarafından istila edilmiş olması değerini katlar. çünkü insan elinin değmediği bu adalarda biriken tezek adanın doğal mineral deposu topraklarıyla buluştuğunda ortaya dünyanın en verimli doğal gübresi çıkmaktadır. guano bugün dahi inanılmaz yüksek verim sağlayan doğal bir gübre türüdür.

BU KONUYU SOSYAL MEDYA HESAPLARINDA PAYLAŞ
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ