Reklam
Reklam
Reklam
Ödemiş Kent Gazetesi

EFEM

MUSTAFA ALİ KASAP

MUSTAFA ALİ KASAP

Dizüstü bilgisayarımın tozlanmış ve boya lekeli ekranında, Akhisar”daki sergimin açılışında fotoğraflarını çektiğim zeybek kızların görüntülerine bakıyorum. Yalnız efe isimli tablomdaki efe gibi giyinen kızları karşımda görünce yaptığım eser sanki canlanmış diye nasıl heyecanlanmıştım. Zeybek giysileri içindeki bu resmim onlara esin kaynağı olmuş. Yaşadığım yerin kilometrelerce uzağında hiç tanımadığım insanların, etkilendikleri bir resmimden yola çıkarak resmimdeki efe kız gibi giyinmeleri beni öylesine mutlandırmıştı ki!

Şimdi, Efes Müzesi koleksiyonunda olan bu tablom, orada çerçevesinden çıkmış, aramızda yaşıyordu, bizimle beraberdi.930. Akhisar Çağlak Festivali kapsamında Bülent Ciğeroğlu Kültür Merkezinin fuayesinde (dinlenmelik) açılacak olan zeybekler konulu resim sergim ve akşamında da zeybek türkülerinden oluşan koro için hazırlıklar yapılıyordu.O gün resimlerimdeki zeybekler ve alımlı güzel ege kızları, masallardaki gibi dile gelmiş, soluk alıp veriyorlardı.

Resimlerim artık zeybek olmuş meydanda diz vuruyor, bağlamaların tellerinde türkü, kabak kemanemin yayında ağlamaklı bir gurbet havası olmuşlardı.Bu Akhisar’lı zeybek kızlarla sanki yıllardır tanışıyor gibiyiz. Açılış öncesinde tablo tadında kaç fotoğraflarını çektim bilemiyorum. Her anı sabitleyip kaydediyorum. Güneş de artık iyice yatmıştı. Fotoğraf için en uygun zaman. Güneşin turuncuya dönen sarı ışıkları kızların efe giysilerini tunçtan heykel gibi parlatıyorlardı. Makinemin önünde hem modellik ediyorlar hem de oyun figürlerinin anlamlarını anlatıyorlar.

O gün çektiğim her kare, ayrı bir resimdi benim için. Fotoğraf makinem ile resim yapıyordum. Gök kuşağının binlerce rengini yüreğimin paletinde karıştırıyorum. Deklanşöre her basışım tuvale vurduğum fırça darbesiydi sanki.

Kızlar, gizemli ana tanrıçaların mermer heykelleri gibi duruyorlar.Bu görkemli efe giysileri, narin genç kızlar üzerinde nasıl da hoş duruyorlar. Olduklarından çok daha azametli görünüyorlardı. Onlar havada kartal, dağda kurt, yerde karıncaydılar. Genç kızların bakışları ve duruşları oradakileri büyülemiş olacak ki; gösterinin bir parçasıymış gibi soluklarını tutmuş bizi izliyorlardı. Oyalı fesleri bahar çiçeklerinin kokusunu yayıyordu. O gün efelerin Bozdağlarda yankılanan yüz yıllık seslerini duydum körüklü çizmelerinin yere her vuruşunda…

Modeliniz ne kadar güzel olursa olsun duygularınız doğal değilse resminiz yapmacık olacaktır. Ressam Burhan Uygur”un bir dergide okuduğum söyleşisindeki,  resimdeki doğallık ile ilgili bir sözü idi bu anımsadığım.İki genç kızın güzelliği, bu zeybek giysileri içinde bin kat daha artmış, büyülü, ulaşılmaz ve tanrısal bir görüntüye dönüşmüştü.Şimdi ağustosun son sıcaklarında bunları yeniden tablomun çerçeveleri içine sokmak, resimlerini yapabilmek beni ürkütüyor.

Hayda Bre…Hava çok sıcak. Resim yapmak için düzenlediğim odamın denize bakan penceresini iyice açtım. Üzeri boyalarla kaplı kanepenin köşesine iliştim. Çok renkli eski bir yörük kilimi serdiğim divanın üzerinde boyalar fırçalar ve resim altlıklarından oturacak yer bile kalmamış. Dağınık boya kutuları arasında yer açtığım dizüstü bilgisayarımda “Akhisar dosyasını ” izliyorum. Resmini yapmak için baktığım bu zeybek kızların görüntüleri, beni yeniden o günlere götürdü.

Dinlemekte olduğum zeybek türküleri beni iyice havaya soktu. Birazdan fırçalarım tuvalimde efe türküleri eşliğinde meydanda diz vurur gibi gezinecekler. Hayda bre.. Zeybek kızlarım kanatlarını yana açmış, gözlerini avına dikmiş birer kartal edasıyla duruyorlar. Bu karedeki iki figürden birini model olarak kullanacağım. Seçtiğim sağdaki kızın gözlerindeki masumiyet, heybetli efe giysileri içinde tam olarak algılanamıyor ilk bakışta. Ama tüm bakışınızı dikkatlice kızın gözlerine diktiğinizde bunu görebiliyorsunuz. İşte bu yüz güzelliğinin yanında gözlerdeki o ürkekliği de anlatmalıydım.

Figürü ana hatlarıyla, özel olarak geliştirdiğim rölyef resim tuvalimin ortasına, diklemesine olarak  lacivert pastel boya ile yerleştirdim. Kırdığım küçük turuncu pastel parçasını yatırarak resmin kenar çizgileri dışına sürüyorum. Yer yer kırmızılar, pembeler ve kurşuni mavilerle ayrıtlara giriyorum. Sonra terebentine batırdığım geniş uçlu fırçam ile pastelleri eritiyor yediriyor ve dağıtıyorum. Kanatlarıyla kartal duruşunu, bakışlarıyla da serçe ürkekliğini görebiliyorum şimdi bu ham resimde.

Parlak ateş kırmızıları, pembe, mor, turkuaz ve turuncumsu sarılarla, süslü oyalı başlığını işliyorum ince uçlu küçük samur fırçam ile.Dağ çiçeklerine benzeyen bu iğne oyalarla sarılmış al fesin bahar kokusu küçük kavanozdaki terebentinin kokusunu bastırdı. Bunları tüm damarlarımda hissediyorum.

Al yanakları,  akşamın son güneş ışığı ile parlıyor. Gözleri nereye gidersem gideyim bana bakıyor. Tam da düşündüğüm buydu resme başlarken. Heyecanım bir kat daha arttı. İçimde dağların gümbürtüsünü duyuyorum. Figürün arkasına, başı dumanlı Bozdağları uçuk mor, lila ve pembemsi menekşe renklerini, uçuk mavilerle eriterek yerleştirdim. Dağın tepelerindeki küçük kar kümeleri, zayıf turuncumsu beyazlarlarla kurşuni bulutların arasından yer yer görünüyorlar. Aşağılara doğru avucumun içi ile ovalayarak sis etkisi yaratıyorum. Arka planda açık anlaşılır ayrıntılar da yapmak istemiyorum. Bütün etki kadının yüzünde, hatta gözlerinde olmalı. Gözlerdeki anlam, süslü giysiler ve oyalı başlığın da önünde olmalıydı. Bu yüzden en geniş fırçamı iyice sulandırdım;  akrilik uçuk maviler, soluk turuncular alarak arka planın en tepesinden akıtıyorum. Biraz önce yaptığım dağlar, bulutlar akan boyaların ardında gizlendiler. Kendiliğinden bir yağmur etkisi oluştu. Resme bir hüzün kapladı. Akan boyaları hiç düzeltmiyorum.Kuruyunca yağlı boyalarla kaynaştırıp renkleri iç içine sokmayı planlıyorum. Sonra kuru bir geniş fırça ile arkada gizemli bir sis etkisi oluşturacağım.

Gün geçiyor. İçimde durgun bir göl var bu gün. Kayıp gidiyorum. Sırtımdan akan ter, beni uyarıyor. Nar ağaçları, geçmekte olan sümbüller, bahçemde su bekleyen güller beni sarıp sarmalıyor. O büyülü yüzüyle beni bekleyen efe kadın resmim için hazırlık yapmalıyım. Kurumuş fırçalarımı yeniden yıkadım. Dağınık masamın üzerindeki boya tüplerini toplayıp duvardaki çivilerine asıyorum. Sıcak renkler bir yanda, soğuk renkler bir yanda olmalı. Akrilik kavanozlarını raflara koyuyorum. Nereye elimi atsam boyalar, fırçalar, tuvaller ve birbirine karışmış resim gereçleri… Ama neyin nerede olduğunu sadece ben bulabilirim. Ah, yaşam da öyle karmaşık değil mi?

Sonra, kulaklarımda çok sesli bir müzik. Durup dururken bu keman da nereden çıktı? Bahçemdeki çalılar bile keman sesi taşıyorlar bana.

Vişneçürüğü ıslak bir dudak, yakıcı bal renkli bir göz beni kendisine çekiyor. Elleri ne yapmalı? Gözleri yine kapalı mı olmalı? Başında narçiçeği rengindeki oyalı fesi biraz yana yatmalı ve püskülü boynundan göğsünün üstüne doğru sarkmalı. Al fesine doladığı mor sümbüllü iğne oyalarının kokularını duymalıyım. Sırmalı cepkeni, ipek gömleğinin zor iliklenen düğmelerinin sıktığı dolgun göğüslerini iyice saklamalı.

Bence sevi yıldızlarda değil, yanan avuçlarının içinde. Kimisi bunu yıldızlarda arıyor. Yüzü kadifemsi parlak, şekerli şeftali tadını duyumsadım. Burnu gibi küçük ve zarif parmaklarını da görmeliyim. Beynimde bitirdiğim bu resim, daha önce palet olarak kullandığım boyalı tuvalimin üstünde yavaş yavaş belirmeye başladı. Gözlerimi kısarak bakıyorum. Bitmiş resmi oynaşan renklerin içinde görüyorum. Heyecanım artıyor. Kanımın damarlarımda dolaştığını hissedebiliyorum. Saçları hafif dalgalı, büklümleri terden kayganlaşmış beyaz teninin üstünden ve boynundan sarkıyor.

Şeker pembesi, lila ve mor içinde oynaşan neşeli turuncular ile parlak sarılar, uçuk mavi tuvalin her tarafını kaplıyor. Artık tuvaldeki renkler içinde netleşmeye başlayan figürler düşümde hareket etmeye başladılar. Tuvalim adeta sinema perdesine döndü. Resim canlanıyor ve figürler hareket etmeye başladı.

Narçiçeği oyalı çemberini saçlarından kaydırıp boynuna doladı. Kollarını açıp birbirlerini kucakladılar. Nefes alıp verişleri sıklaşıyor. Gözlerini kapadılar. Göğüs kafesleri, yerinden fırlayacakmış gibi vuran kalplerini zor zapt ediyor ve koca dalgalar gibi kabarıyordu. Koynuna soktuğu başını efesinin kalbinin üstüne yaslayıp, yüreğinin atışlarını dinliyor. Çenesinin altında yanağının yakıcı ıslak sıcaklığını hissetti. Sıkıca kavradığı kolları ile yüzyılların hasretiyle sıktı belini. Bedenlerini her noktasında hissedebiliyorlardı. Artık kalp atışları birleşti. Yüzlerce davulun aynı anda vuran tokmaklarının sesi gibi ritmik atıyor. Hiç konuşmadan saatlerce haykıran sevdalarının naralarını dinliyorlar.

Penceredeki camın ardında saklanan küçük serçe sessizce bu sahneyi izliyor. Kuş, bulutlara değen ayaklarını çok yavaş hareket ettiriyordu. Hiç ses çıkmasın istiyordu. Renkli cam biblo gibi heykel olmuştu sanki küçük serçe. Bu büyülü sessizliği bozmak istemiyor; gizlice bu sevdayı izliyordu. Yanına gelip konan diğer kuşları da sesiz olmaları için uyardı bu sevdanın tanığı minik serçe. Usulca onlar da kondu. Hep birlikte bu yüce sonsuz sevdanın tanıklığını ediyorlardı. Efem ve yareni birbirinin gözlerine baktıklarında camın ardındaki kuşları fark ettiler. Kanatlarını birbirine çırpan kuşlar en güzel şarkıları eşliğinde bu iki sevdalıyı alkışladılar.

Efesi usulca saklı bir şeyler söyleyecek gibi kulağına sokuldu. Kavurucu nefesiyle sonsuz sevdasını fısıldadı. Birden kulağının içinden öptü. İçi titreyerek irkilen kadın sımsıkı sarıldığı efesinin gözlerinin içine bakarak: “Nefessiz kaldığını düşün. Bir de her yer zifiri karanlık. Sensizlik işte öyle bir şey benim için. Işığımsın benim, güneşimsin efem.

BU KONUYU SOSYAL MEDYA HESAPLARINDA PAYLAŞ
YAZARIN SON YAZILARI
Yıl 1976 - 19 Ekim 2020
GÜLÜN DİKENİ - 28 Eylül 2020
- 21 Eylül 2020
GÜLÜN DİKENİ - 14 Eylül 2020
- 7 Eylül 2020
ÖDEMİŞ’TE SİNEMALAR - 24 Ağustos 2020
RESİM YÜREKLE YAPILIR - 17 Ağustos 2020
Yıl 1877 Aylardan Kasım - 10 Ağustos 2020
EFE KADINLAR - 20 Temmuz 2020
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ