Reklam
Reklam
Reklam
Ödemiş Kent Gazetesi

MUSTAFA ALİ KASAP

MUSTAFA ALİ KASAP

Tuvalin başına geçmeden önce ne yapacağımı bilmem. Tesadüflere göre çalışırım. Ben yaparım izleyen istediğini bulur.” Ben kesinlikle bu anlayışta değilim. Kimin için, neden resim yaptığımı sorgulamam gerekir. Yaşadığım çevremin doğası, insanı benim konum olmuştur. Tüm resimlerim yaşadığım, hissettiğim, dokunduğum konu, mekân ve modellerdir. Bunları tamamen içten samimi ve hiçbir abartı ve sanat ukalalığına kaçmadan yapmaya çalışırım. Paletimdeki boyaları, yüreğimde karıştırarak sürerim tuvale. Resimler bitince içlerinden çıkan konular hep tanıdık oluyor. İzleyenler kendilerini buluyorlar resimlerimde. Beni mutlu kılan da bu. İşte mutluluğun resmi!  Çocukların o kadar büyük bir dünyaları var ki… Küçücük elleriyle kâğıtların ve kartonların üzerine rengârenk kocaman hayallerini çizerken, burada kendilerinden geçerler.

İlkel insanın mağara duvarına niçin resim yaptığını, tüm insanların neden kendini ve çevresini süsleme gereğini duyduğunu bir düşünün. Resim yaparak bulutların, denizin, güneşin, çiçeklerin, ağaçların, insanların daha bir anlamlı ve gizemli olduğunun farkına varacaksınız. Asıl önemlisi kendinizin farkına varacaksınız. Sanatla içinize doğru bir yolculuğu başlatın.  Bir resimden tat almanın farklı yönleri olabilir. Resimlerin konusu ne olursa olsun herkeste benzer duyguları uyandırabilmelidir. Resmin bazen konusu, bazen rengi bizi etkileyebilir. Önemli olan çeşitli kültür yapılarına göre insanlarda benzer duygular uyandırmalıdır.

Önce, üzeri yüzlerce kırık pastellerin, fırçaların, kâğıtların kapladığı geniş masanın etrafında toplanıp, masanın üzerine kapanarak bir rüya görmelerini istiyorum. Minik elleriyle gözlerini kapatıp yüzlerinde beliren tatlı tebessümlerle biraz sonra çizecekleri resmin düşünü kurduruyorum onlara. Rüyalarını hemen de gördüler. Bir iki dakika içerisinde ne muhteşem rüyalar görmüşler şaşarsın. Şimdi düşlerinin resmini yapacaklar. Hemen hepsinin kâğıdının üstünde gülümseyen sarı bir güneş, mutlu çocuklar, üzerinde kırmızı elmaların olduğu ağaçlar, içeride yaşayan insanların duvarlarının arkasından göründüğü bacasından dumanların tüttüğü sevimli evler, dereler, çiçekler, kelebekler çiziyorlar. İşte mutluluğun resmi! Öyle görkemli kurgular yapıyorlar ki bazen, şaşıp kalıyorum. Zamanın nasıl geçtiğini anlayamıyoruz. Çalışma tamamlanınca hemen minik bir sergi açıp, resimlerin karşısına toplanarak tüm resimleri tek tek değerlendiriyoruz. Her resmi alkışlıyoruz. Onların mutluluğu beni çok mutlandırır. Uzun zaman atölyemde çalışıp buranın tozunu yutup, kokusunu aldıktan sonra mutlaka güzel sanatlara yönelik bir okula giderler. Tatillerde yeniden atölyeye geldiklerinde, yeni gelen küçük çocuklara kalfalık yaparken takındıkları öğretmen tavırlarını bana göstermeye çalışmaları görülmeye değerdir.

Artık boyaları kalbinizin paletinde duygularınızla karıştırarak yapmanın dayanılmaz hazzını tatmalısınız. Yeryüzündeki tüm insanların anlaşabildiği tek ortak dil resimdir.

Tamamen doğallıkla çalışırım. Beni derin duyarlılıkla esinlendiren şeyleri işlerim. Onları dürüstçe ve içtenlikle çizerim. Resimlerimiz kendi türkülerimizi söylemeli; kendi insanımızın öykülerini anlatmalı. Ancak bunu yaparken kendi kültürümüzü de iyi tanımamız gerek. Olaylara, mekânlara, insanlara hep toplumcu anlayışla yaklaşırım. Unutmayalım, ulusal bileşimi kuramamış bir kişi evrensel olamaz. Evrenselliğin yolu yerellik ve ulusallıktan geçer. Kendi ulusuna; ulusal sorunlara, halkımızın gerçeklerine yer vermeyen bir sanatçı ile kimse ilgilenmez. Ancak sanatsal estetikten yoksun olan bir yapıt ne kadar toplumsal olursa olsun bir sanat yapıtı olamaz. Beni etkileyen, heyecanlandıran her şey, resimlerimde kendine yer buldu. Bazı ressamlar şöyle derler:”

Efemin boynuna doladığı turkuaz ipek üzerine beyaz ve pembe oya işlemeli acem şalında, sevdiceğinin kokusu sinişmişti. Gümüş işlemeli mor cepkeni ve dağ çiçekleriyle bezenmiş al fesinin ucundan püskülü sağ omzundan aşağı dökülüyor. Efem başını öne eğmiş; ellerini tuttuğu sevdiceğinin su perilerini kıskandıracak güzelliğini, saflığını, temizliğini, güzel gönlünü ve sıcaklığını sol göğsünde duyumsuyordu. Ateş kırmızısı oyalı çemberinin altından görünen ipeksi kara saçları, efe kadınımın dünyalar güzeli yüzünü örtüyor. Göğüs kafeslerinin tam ortasındaki ateşi ikisi de aynı anda duyuyorlar. Islandığında yeşile çalan ela gözlerinden bir tomurcuk yaş oluştu ve pembeleşen yanaklarını ıslatarak süzüldü. Bu, göğsünün sol yanındaki ateşi daha da harlatıyor. Islanmış gözlerinin içinde bin yıldır süren sevdanın ışıltısını gördüler. Hiç konuşmadan gözleriyle çığlık çığlığa bağırıyorlardı.

Birden dallardan topluca kuş sürüsü havalandı, belli ki onlar dik yamaçlı Bozdağların doruklarındaki mor bulutlara bu sevdayı haykırmaya gittiler.

Efe Kadını oyalı al çemberiyle sardığı başını huzur bulduğu efesinin göğsüne yaslıyor. Artık koca evrende ikisinden başka hiç bir canlı yoktu. İçindeki huzur tüm bedenini sarmış; kalplerinin atışlarını kenetledikleri parmak uçlarında duyuyorlardı. Ve saatlerce sarılıyorlar. İki yürek tek bedende kocaman bir sevdanın heykelini yontuyorlar. Gözlerinden süzülen yaşlar yapışan yanaklarında karışırken, birbirlerini daha da sıktılar. Kocaman kalpleri tek bedende minik bir serçenin yüreği gibi titriyordu. Efem ,yüzünde  kadınının kalın etli dudaklarının kavurucu ateşinin ıslaklığını hissetti.Kocaman çağlayanlar boşalıyordu yüreklerine..

Gözlerimi kısarak tuvalime daha dikkatlice bakıyorum. Beynimde oluşan bu görüntüler sanki tuval üzerinde canlanıyor ve dile geliyorlar. Tuvalden dışarı çıkıverecek gibiydiler.

Sonra Bozdağların mor dumanlı tepelerine baktılar. Ak bulutların üstünde küçük bir kulübe düşlediler. Hiç konuşmadan kurdukları düşü ikisi de aynı anda görüyordu. Birden göz göze geldiler ve dudaklarına sevecen bir gülümseme belirdi.

O anda kekik, mersin, çam ve hayıt çiçeği kokularını duyumsuyorum. Dağ rüzgârlarının salladığı çamların uğultusu da koroya katılıyor.

Efem ve kadını nefeslerini tuttular; dağların dumanlı tepelerine daldılar ve ellerini hiç bırakmıyorlardı. Ölesiye sevdalarını haykırdılar dağlara…

Koca dağlar bu yüce sevdanın gümbürtüsü ile yankılanıyordu.

Kocaman bomboş beyaz tuvalime dalgın dalgın bakıyorum. Düşümdeki, bir türlü bitmeyen portre tuvalde belirmeye başlıyor. Gözlerimi kapıyorum. Resim artık, salladıkça ortaya çıkan polaroid makinemin fotoğraf kâğıdı gibi yavaş yavaş netleşiyor.

Başını hafif yana eğmiş, göz bebeklerinin yeşile çalan sevdalı rengi içimi titretiyor. Ah kalbim, denizden çıkınca yeşile dönen ela gözleri gibi değişiyor şimdi. Yüreğimin atışlarını parmak uçlarımda hissediyorum.

Büyüdükçe içinde kaybolduğumuz gizemli, başka bir boyutun renkleri oynaşıyor başak rengi saçlarının ardında… Şimdiye dek hiç yaşanmamış beyaz masal bulutları kocaman gülkurusu gökyüzü içinde arkalara doğru gittikçe küçülüyor ve soluklaşıyor. Binlerce gül yaprağı gibi havada savruluyorlar.

Hiç konuşmadan çığlık çığlığa sevişen eller bulutların arasından güçlükle seçilebiliyor.

Mesafeler uzadıkça nedense kalbim ona daha çok yaklaşıyor. Cisimler bizden uzaklaştıkça küçülür. Ne var ki uzaklaştıkça büyüyen bir şeyler var içimde. İçime doğru tersten bir perspektif bu…

Tüm bedenimi saran ürkek gözleri yerleştiriyorum önce. Nereden bakarsan bak seni takip ediyorlar. Bana bakan benim olan gözler içinde kaybolup gitmek. Ve bin yıllık sevdanın ışıltısını görüyorum ıslak gözlerin elasında…

BU KONUYU SOSYAL MEDYA HESAPLARINDA PAYLAŞ
YAZARIN SON YAZILARI
- 16 Mayıs 2024
- 13 Mayıs 2024
- 9 Mayıs 2024
- 3 Mayıs 2024
- 1 Mayıs 2024
- 22 Nisan 2024
- 17 Nisan 2024
- 15 Nisan 2024
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ